23 Mayıs 2015 Cumartesi

SÖYLEŞİ: MODERN İNSAN LİRİZMİ KÜÇÜMSEDİ, ÇÜNKÜ HAKİKATİ KÜÇÜMSEDİ...

Söyleşiyi Yapan: 
Osman Özbahçe

Sayın Aydoğan, Şubat (2015) ayında iki deneme kitabınız çıktı: Kitabın Kimliği ve Aşk Yolcuları. Dokuzuncu kitabınıza ulaştınız. İlk kitabınız Kendini Aynalarda Çoğaltan Şehir (1997), ikinci kitabınız Bir Dolu Bakır Yaz (1999) ve üçüncü kitabınız Bahar Köpüğü'nü (2004) Az Önce (Mart 2012) başlığıyla bir kitapta topladınız. Dördüncü şiir kitabınız Bugün Konuştuklarımız, Mart 2012 ve beşinci kitabınız Güneşin Ayak İzini Takip Et, Aralık 2014'te çıktı. Yazma Sevinci (Ocak 2014) ve Yüzdeki Leke'yle (Kasım 2014) birlikte azımsanmayacak bir yekûna ulaştınız. Bu çalışkanlık takdire şayan, sizi tebrik ederim. Bu yekûna bakarak yazarlık hayatınızı, tecrübenizi eleştiriye tâbi tuttunuz mu? Kendinizi, yazarlığınızı gözden geçirdiğinizde nerde görüyorsunuz?

Dokuz kitap... Çok sayılmaz. Kitapların sayısı açısından durum böyle; ama diğer taraftan dünyada bulunduğum yılların sayısı da hiç az değil. Bugüne değin hiçbir şeyin yüzünü erkenden gördüğümü hatırlamıyorum. Ortaya koyduğum her eserin bedelini fazlasıyla ödediğimi düşünüyorum. Hem zaman, hem de emek açısından.
Yazma gerekçemin üzerinde de, yazarlık maceram üzerinde de her an düşünmekte olduğumu söylesem abartmış olmam. Niçin yazıyorum? Sonuçta ne yapmış oluyorum? Bu sorular fazlasıyla gerçekçi ve yaralayıcı sorular. Boşluk her an önümde ve beni içine almak için son derece arzulu görünüyor. Bir hayatım yok. Yazı dışında bir hayatım olmadı benim.
Yazarlığımı gözden geçirmek mi... Yaptığı hiçbir işi beğenmeyen bir adam düşünün ve onun ruh hâlini hayal edin. İşte o adamlardan biri de benim. Yazacağım şeyleri hâlâ yazamamış olmanın telâşı içindeyim ve onu aramakla geçiyor günlerim. Hep bir eksiklik duygusu yani.

24 Şubat 2015 Salı

AŞK YOLCULARI

İÇİNDEKİLER

BAŞSÖZ ..................................................................... 7
EBU’L HASAN HARAKANÎ .................................. 11
YÛNUS EMRE ........................................................ 21
SÂDÎ-İ ŞİRAZÎ VE YÛNUS EMRE’DE HAKİKATİ
KAVRAMA YÖNTEMLERİ ................................... 37
NİYÂZÎ-İ MISRÎ ...................................................... 47
HACI BAYRAM VELÎ ............................................. 61
EŞREFOĞLU RÛMÎ ................................................ 71
CEMÂL-İ HALVETÎ ............................................... 85
ÜMMÎ SİNÂN ......................................................... 97
OSMAN KEMÂLÎ ................................................. 113
ALVARLI EFE MUHAMMED LÜTFÎ .................. 127
DUA ........................................................................ 143


Bu kitap, on mutasavvıf şairin gönül dünyasını anlamaya çalıştığım yazılardan oluşuyor. Bu yazıların çoğunluğu çeşitli sempozyumlarda sunduğum bildirilerden müteşekkildir. Hesabımda yoktu böyle bir kitap.
Kendiliğinden teşekkül etti. Dolayısıyla bu kitap, benim
için tam anlamıyla bir lütufdur. Kendi gövdesini kendisi
oluşturdu, kendi özünü kendi dikte etti. Bana ise yazmak
kalmıştı, ben de onu yaptım.
Tasavvuf şiiri, bizim kadim şiirimiz içinde ayrı ve özel
bir yere sahiptir. Bu şiir, gönül ve zihin dünyamızın en
coşkulu, en derin ve en parlak ışımalarıdır. İlahî sesin
beşeri bir söz düzeneği içinde bize seslenmesi olarak ifade
edebiliriz. Bir yalvarış, bir arayış, bir ilham atmosferi
içinde kalbin bütünüyle kendini ilâhî coşkuyu teslim ettiği
anlardan oluşmuş mermer sütunlar gibi göklere uzanan
bir şiir.

5 Aralık 2014 Cuma

MAVİ MARMARA GEMİSİ

Aralık, 2014

                   

                31.05.2010-04.30’a

Bu sabah bir kuş yarası tünedi balkonlara
Bu sabah gemiler durduruldu
Bu sabah suda kan var
Bu sabah keskin soğuklar geri döndü

Bu sabah sesler diplere gömüldü
Bu sabah harala gürele
Bu sabah mezar yerimi gösterdiler bana
Bu sabah çürümüş meyveler sabahı

Bu sabah teyzesine gidemez kimse
Bu sabah kahvaltı şöleni ertelendi
Bu sabah ucu ısınmış silahlar sabahı
Bu sabah geleceğe kanla düğmelendi

17 Kasım 2014 Pazartesi

YENİ YAYINIMIZ : Yüzdeki leke

"Ahlaksızlık üzere 'daim olmak' bir cesaret ve donanım işidir. Ahlaksız, kendi ilkelerini ve felsefesini de oluşturur. Marquis De Sade, bunun en tipik örneklerinden biridir. Ahlaksız, ahlaksızlığın ilkelerinden taviz vermez ve vur-kaç taktiği de uygulamaz. Onu, kendi ilkeleri ve donanımı çerçevesinde tekin ve cesur olarak buluruz. Bu cesaretin en temel göstergesi, kendini gizleme gereği duymamasıdır. Ahlaksız korkak değildir. Korkak, gerçek anlamda ahlaksız olamaz. Korkağın mizacı, sinik bir mizaçtır ve kendini gerçekleştirmesine asla izin vermez. Korkunun gerçek muhatabı kahramanlardır. Sadece kahramanlara rastladığında gerçek yurduna kavuşmuş sayılır. Korkak, korkunun nesnesi değil, korkulacak olanın muhatabı da değil, kendi kişiliğine ulaşamamış olmanın yoksunluğunu çeken bir muzdariptir."

(EDEBİYAT ORTAMI YAYINLARI, KASIM, 2014, 112 sh.)

23 Ekim 2014 Perşembe

MÜBÂLAĞA / Mustafa Aydoğan




   Ünlü gezginimiz Evliya Çelebi'nin bir mübâlağa (abartı) ustası olduğunu bilmeyen yoktur. Olayları bazen öylesine abartır ki, bizi gülümsetir. Mübâlağanın (abartının) nihai sınırlarını zorladığı duygusuna kapılır, "bu kadarı da fazla" diyecek oluruz. Ne ki, mübâlağa, bir sanattır ve sanıldığı gibi kolay becerilebilir bir tür değildir. Bir olayı mübâlağa suyuna batırmak yetenek ister. Zeka ister. Bilgi ve dikkat ister. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi, bir irfan adamının dünyanın hallerine ilişkin ironik bakışını yansıtan ifadelerle doludur. Evliya Çelebi, abarttığı noktadan bir sonuca ulaşıyor değildir; vardığı bir sonuçtan, ulaştığı bir kanaatten insanın insafsız ciddiyetini iğneliyordur.

Mübâlağa sanatı, bütün dünyada bilinen bir sanat olmakla birlikte, benim kanaatime göre özellikle Doğulu toplumlara hastır ve bizim kadim sanatımızda da fazlasıyla yer almıştır. Mesela minyatür, bir tür mübâlağa sanatıdır ve boyutlara ilişkin dikkatimize yeni bir bakış açısı getirir. Boyutların küçük evrenlerine eğlenceli bir gezintiye davet eder. Minyatür sanatında, basit evrenden kadim evrene doğru küçültülmüş boyutlardan bir geçiş aralığı açılır.

Türk-İslam toplumları mübâlağayı hayatın bir parçası olarak gördüler ve yeri geldiği her an ona müracaat etmekten çekinmediler. Bizim sokağımızın dili, mübâlağanın dilidir. Bugün belki çok bariz bir şekilde bu dili sokakta göremiyoruz ama sanırım bundan yüzelli-ikiyüzyıl önceki sokaklarımız bugünkünden daha fazla mübâlağaya yatkındı ve toplumun eklemlerini daha işlek ve kıvrak yapıyordu. Bugünün sokağının dili fazla ciddi ya da fazla ciddiyetsiz. Mübâlağayı, abartı sınırını ne kadar zorlarsa zorlasın, ciddiyetsiz bir form olarak göremeyiz Belki de gereksiz ciddiyete bir tür müdahaledir. Mübâlağa, sıkıntılı toplumların değil, rahat ve oturmuş toplumların dilidir. Bu açıdan baktığımızda bile, Evliya Çelebi'nin yaşadığı dönemin, rahat ve oturmuş bir dönem olduğunu söyleyebiliriz.
Divan edebiyatına "mübâlağa edebiyatı" desek yeridir. Mübâlağa sanatını kullanarak hakikat parıltılardan imgeler ve imajlar yaratmıştır.
Masallar da öyledir. Mübâlağa üzerinden insanlık macerasına açılımlar getirir. Dede Korkut, tipik bir mübâlağa örneğidir. 'Tepe Göz' tipini hayal etmiş bir zihin dünyası, ancak mübâlağa ile sağlıklı bir ilişki kurarak bu sonucu elde etmiş olabilir.
Ünlü Rus yazar Mihail Bahtin'in Rabelais ve Dünyası adlı eseri, Fransız yazar François Rabelais'nin (1483-1553) Gargantua ve Pantagruel adlı eseri üzerinden gülmenin felsefesini yapar. Karnavelesk kavramı üzerinden Batılı toplumların mübâlağa ile olan ilişkilerini irdeler.
Günümüzün bilim-kurgu filmlerini de yine mübâlağa sanatının örnekleri olarak sayabiliriz.
Benim düşünceme göre I. Dünya Savaşı, bizim, mübâlağayı mutlak anlamda kaybettiğimiz savaştır. Bu savaşta almış olduğumuz mağlubiyetin en acı sonuçlarından biri budur. Modern Batı sanatının dayandığı "gerçeklik", mübâlağanın yerine geçti. Zamanla sanatımız da, edebiyatımız da mübâlağayı unuttu. Mübâlağanın kaybı ise, bizi gereksiz ciddiyete ve kasıntıya sürükledi. Bundan kurtulmamız gerekiyor. Mübâlağayı yeniden keşfetmemiz ve bu genişlik içinden dünyaya bakmamızda fayda var diye düşünüyorum.
Mübâlağa, zekanın ve medeniyetin dilidir.
Evliya Çelebi'nin ruhu şad olsun.


23.10.2014

2 Ekim 2014 Perşembe

ŞİİR, ACI VE ALAEDDİN ÖZDENÖREN


Alaeddin Özdenören'in derin ve karmaşık acılar yaşadığını anlamak için fazla bir araştırma yapmamıza gerek yoktur. Daha ilk adımda, ilk belgede, onun macerası içindeki acılar yumağını görmemiz işten bile değildir. Ne var ki, bir şairi şair yapan temel husus, başkalarından daha derin ya da daha çok acı çekmiş olması değildir. Acı, sadece şairlere değil herkese armağan edilmiştir. Büyük sanat eserlerinin büyük acılardan doğduğunu söylemek beylik bir ifadedir. Sanatçı, daha derin acılar çektiği için değil, acıya dair her durumun bilgisine ve sezgisine idrak kapıları açık olduğu; hatta her türlü insani duruma yüksek bir bilinç noktasından bakabildiği ve bunu ifade edebildiği için sanatçıdır. Sanatçı, acıya da, sevince de; mutluluğa da mutsuzluğa da; hicrana da kavuşmaya da; ölüme de yaşamaya da, arada bir mesafe olmaksızın dokunur ve bu durumlarla insan arasındaki kader bağını keşfeder. Sanat, acıyı gidermez; acıyı acı olarak açığa çıkarır, ortalık yere seriverir. Sanatçının eylemi, gerçeği keşfedip ortaya çıkarmaktır. O, çıplak gerçekle temastan çekinmez. Sanatçıyı büyük ve benzersiz kılan da bu özelliğidir.


27 Eylül 2014 Cumartesi

YENİ TÜRKİYE'NİN TERCİHİ NE OLACAK: GÜÇ MÜ? İRFAN MI? / M.A.

Güçlü olmak isteriz. Kişi olarak da millet olarak da. Kaybetmeyi değil kazanmayı arzu ederiz. Sözümüzün dinlenmesini isteriz. Saygı duyulmak isteriz. Başkalarından daha fazla imkana sahip olmak için uğraşırız. Peki, nedir gücün kaynağı? Elbette ki siyaseten ve idari olarak tasarruf imkanına sahip olabilmektir. Güçlü olmanın en emin ve sağlam yolunun siyasi başarı ve idari tasarruf olduğunu düşünürüz ve böyle inanırız. Bu düşüncede esas olarak bir yanlışlık da yoktur. Yani, güçlü olmayı esas aldığımızda siyasetin imkanlarını kullanmaktan başka şansımız yoktur. Siyaset ise idare etme tasarrufuna  sahip olmanın biricik yoludur.
Burada sorulması gereken soru şudur: Güç nedir? Gerçekte ihtiyacımız olan ilk şey güç müdür? Ya da güç, sorunları çözmede ve insana ulaşmada esas unsur mudur?
Güç, mahiyeti itibariyle kendi kendini beslemek mecburiyetinde olan bir olgudur. Bu besleme daha fazla güce sahip olmak için olabileceği gibi mevcut durumu korumak için de olabilir. Her iki halde de gücün kendi kendini beslemek zorunluluğu vardır. Bu beslemeyi diğer güçlerden yardım alarak yerine getirir. Yani gücün kaynağı aslında başka güç merkezleridir. Çünkü gücü bir kere elde etmiş olmak sorunu çözmez. Esas olan durum, güçlü olma halinin devamlılığını sağlayabilmektir. Güçlü olmaktan anlaşılan şey de budur; güce devamlı olma kabiliyeti kazandırabilmek. Bu da güçlüyü bir güçler ağı kurmaya mecbur edecektir. Güçler ağı kuracak ki elindeki gücü sürekli besleyebileceği kaynaklar olsun. Bu durumda, gücü korumak için güçler ağını da korumak zorunluluğu ortaya çıkaracaktır. Bu zorunluluğun sonsuza kadar süreceğini de kabul etmemiz gerekir. Çünkü meydana gelecek basit bir güç kesintisi ya da ağda meydana gelecek küçük bir aksama gücün büsbütün elde çıkmasına ve rakiplere transfer olmasına yol açabilir. Bu nedenle, güçlünün gücünü devam ettirebilmesi sürekli güç takviyesi yapabilme yeteneğine ve imkanına bağlıdır. Peki, gücü korumak için başka güçlerden (ikincil ya da üçüncül güçlerden) yardım talep etme zorunluluğu acaba, güçlü için bir handikaba dönüşemez mi?

18 Eylül 2014 Perşembe

AŞK, ASALETLİ OLANI SEÇER / M.A.


Fuzuli'nin Leyla ile Mecnun mesnevisi, bir aşk mesnevisidir. Aşkı ve âşığı, semboller üzerinden anlatır. Aşkın varlık üzerindeki etkilerini, âşığın haller abidesi olarak hangi maceralara mecbur ve muhtaç olduğunu, yaratıcının aşk aracılığıyla murat ettiği süreci ve sonucu ima etmeye çalışır.

Leyla ile Mecnun mesnevisinin dibacesinde (önsöz) yapılan açıklamadan anlıyoruz ki bu mesnevi, manevi bir çığlıktır. Şöyle diyor Fuzuli:  "(Ey Tanrı), hakikat arzusu ile, mecaz yolunu tutup da, hikaye söylemek bahanesiyle sırları açıklasam… Leylâ vasıtasıyla senin sıfatlarını söylemeye başlasam ve Mecnun’un dili ile sana olan ihtiyacımı ortaya koyup yalvarsam…"
Leyla ile Mecnun mesnevisi Fuzuli'nin bu duasının kabul edildiğini gösteriyor. Tarihler boyunca insanlığı derinden etkilemiş olan bu mesnevi bu duanın kabul edildiğinin en büyük delilidir.
Duanın kabulü iki temel üzerinde gerçekleşiyor. Birincisi Manevi temeldir ki bunu önceki yazımızda açıkladık. Diğeri de fiziki temeldir. Mesnevinin, aşk ve hakikat ilişkisini anlatırken fiziki şartları gözetme durumu ve bunun hakikatle ilişkisinin kurulma biçimi dikkate değerdir.

15 Eylül 2014 Pazartesi

YAR SENSİN / Fakiye Teyran



Bil ki benim yarim sensin
Beni öldüren tek sensin
Elsiz ayaksız bırakan da sensin

Gazapla okuyan benim
Bileği kelepçeli benim
Güzel âşık da benim

Yüreği yaralı sensin
Kadehin camı sensin
Evin güzeli sensin
En yüksek nimet sensin
Hayallerdeki yar benim
Tutan ve azad eden sensin

Daim inleyen benim
Acılarla kıvranan benim
Her gün mezardaki benim
Hayali yar benim
Bu halden uzak benim

Bu dünyanın azizi sensin
Çeşmelerin başında olan sensin
Gözlerin nuru sensin
Kalplerin sevgilisi sensin

Nurun aşığı benim
Mezarda olan benim
Kaynayıp taşan benim
Huzursuz olan benim
Feqiyê Teyran benim


Kürtçeden çeviren: Zeki Sayılır

11 Eylül 2014 Perşembe

AŞK VE HAKİKAT / M.A.

Fuzuli'nin şiirleri, Türk-İslam tarihinin mihenk taşıdır adeta. Bir temsildir, semboldür. İçlidir, zariftir, liriktir. Yüzyıllar öteden bugüne aşkı fısıldar, zihni diriltir, kalplere ferahlık verir. O günden bu bugüne, binlerce şiir yazılmıştır, onbinlerce şair yaşamıştır ama biz sadece onu ve onunla birlikte bir kaç kişiyi biliriz. Bunun bir nedeni olmalı. Fuzuli'yi o günlerden bu günlere taşıyan bir başkalık olmalı, bir ayırıcı özellik olmalı.
Fuzuli'nin Leyla ile Mecnun'unu okuyan herkes bu iki kahramanın hayat ve hakikat tasavvurlarının diğer insanların bir çoğundan farklı olduğunu görmekte gecikmez. Leyla, bir insan portresinden çok bir Meryem portresine yakın durur. Saf ve tertemiz. Berrak ve dingin. Derin ve özgüvenli. Açık ve anlamları yerli yerine koyucu. Bu dünyaya, benzersiz bir oğul getirmekle ödevli ve mutmain. Her türlü kötülüğü üzerine çekmeye mecbur bırakılmış olmasına rağmen, kendi yalınlığından ve aşkınlığından emin.
Mecnun'un durumu Leyla'dan farklıdır. Leyla, başında da Leyla'dır, sonunda da Leyla. Leyla'nın Leyla'lığı bir sürece bağlı olmaksızın kendiliğinden mevcuttur. Mecnun ise dünyaya bir "Kays" olarak gelir. "Kays", insan olmanın asgari şartlarını uhdesinde bulundurma halidir. Çıplak beşeri hal de diyebiliriz. Zamanla, değişir-dönüşür ve yetkin halini bulur. Bu yetkin hali bulma, bir arayış süreci sonunda gerçekleşir. Mecnun, "arama" halini simgeler. Arar ama bulması muhaldir. Nitekim, mesnevinin sonunda bir buluşma-kavuşma gerçekleşmez. Bu sonuç, Mecnun'un Mecnunluğunun ortaya koyduğu, mecbur bıraktığı bir sonuçtur. Yani, sonuç olarak kavuşamama durumunun müsebbibi Mecnun'dur. Leyla'nın sonuca doğrudan etkisi yoktur; Leyla bizatihi bu sonucun kurucusu olandır. Yani Leyla, "ayrılığın kaçınılmaz bir sonuç olarak mevcut olmasını bile isteye tanzim eden, hatta ayrılığa ruh ve can veren" durumlardır. O, Mecnun'un bu şartlar altında, yani kendisinin (Leyla'nın) bizatihi tanzim ettiği, varlığına ruh ve can üflediği ve aslında bütünüyle kavuşamamanın şartlarıyla oluşmuş olan "arama" sürecinde Mecnun'un nasıl bir tavır sergileyeceğini, hadiseleri nasıl göreceğini ve nasıl değerlendireceğini biraz da muzipçe izlemekle meşguldür.

4 Eylül 2014 Perşembe

BİR EDEBİYAT DERGİSİ ASLINDA NE DEMEKTİR? /M.A.

Türkiye'de çok sayıda edebiyat dergisi çıkıyor. 5 yıldır sürdürdüğüm Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı'nı hazırlarken, yıllığa şiirler ve poetik metinler seçmek için yüzlerce dergiyi izledim. Şiirin ve edebi düşüncenin en canlı mekanlarıdır dergiler. İnternet/sosyal medya, her ne kadar insana en hızlı ulaşan bilgi ağı, gençliğin ilgi alanları içerisinde en gözdesi gibi görünse de dergilerdeki yazar ve şair kadrosunun çoğunun gençlerden oluştuğu da bir gerçek. Genç zihinler, ürünlerini yayınlamak, yeteneklerini ve heyecanlarını görünür kılmak için edebiyat dergilerinden uzak duramıyorlar. İnternete rağmen, sosyal medyaya rağmen... Sosyal medyanın, geleceğin yazı ve düşünce dünyasına nasıl bir şekil vereceğini, sanal ortamın basılı yayınları nasıl etkileyeceğini bilemiyoruz ama bugün, bir kaygıya ve derde sahip, edebiyatın ve şiirin insanın varoluş serüveni içerisindeki yerinin önemli olduğunu düşünen insanlar basılı yayınlardan vazgeçemiyorlar. Sahiciliği dergilerde buluyorlar. İnternette yayınlanan şiirlerin bir "değer"e sahip olmadığını düşünüyorlar. İyi şiir elbette her yerde iyidir, değerli düşünce her yerde değerlidir ama genç yazar ve şair basılı yayınlara daha bir önem veriyor, orayı daha bir ciddiye alıyor nedense. Buradan da şunu anlıyoruz ki sanal ortamın ayartıcı cazibesine rağmen henüz basılı yayınların iktidarı devam ediyor.
Edebiyat dergileri önemlidir, çünkü edebiyat önemlidir.

1 Eylül 2014 Pazartesi

SİYASET VE SANAT İLİŞKİSİNDE DEĞİŞEN BİR ŞEY VAR MI?/ M.A


Sanat derken neyi kastettiğimizi anlatalım önce. Şiir, Mimari, Resim, Müzik, Edebiyat, Tiyatro vs. Bunların tamamı, ilim ve irfan sahibi sanatçıların hayatlarını uğruna feda ettikleri, kafa patlattıkları, bir ilham anını yakalamak için fikretme ve okuma serüveni içinde zihni ve kalbi sıkıntılarla boğuştukları, dikkat damarlarının ucunu ateşle yaktıkları uzun ve acı dolu zamanlar sonucunda meydana gelmektedir. Burada bir kişisel acıdan bahsettiğimiz sanılmasın. Mesele bir kişinin acı çekmiş olması meselesi değil. Bir kişinin sanat uğruna verdiği şahsi bir sıkıntıdan bahsetmiyoruz. Bir gezegenin insanlığı aydınlatmak için sürekli yanışından ve kendi ateşini kendi öz varlığından alarak parlayış ve aydınlatışından bahsediyoruz. Sanatçı, toplumun bütün nüveleriyle bir kişide simgeleşerek şahsiyet kazanmış halidir. Daha da ileri giderek diyebiliriz ki sanatçı, hakikatin bir şahsiyet halinde tezahür etmiş portresidir. Buradan bakarak anlamaya çalıştığımızda belki de sanatçının kimliğine ilişkin sağlam bir yoruma ulaşmış oluruz. O, her büyük ve değerli hadise gibi o hadiseye muhatap olan insanlara bir lütuf, bir merhamet, bir diriliş kanalıdır. Büyük sanat, bir irfan manivelasıdır. Büyük sanatçı da bu manivelanın döndürücüsü. Ruhumuza takılmış bu manivela, bize kendi gerçek portremizi gösterecek güçten pay almıştır.
Gerçek sanatçı, kimsenin yanında ya da uzağında değildir. O hep yanı başımızda, o hep ilham anına odaklanmış olduğu için bazen bizi umursamaz durumda, o hep istemelerden ve almalardan ötede, boğulacak kadar yalnız, herkesin ruhuna bir ferahlık katmak için insanla ve insanlıkla meşgul.