10 Eylül 2012 Pazartesi

NEZAKET YETENEĞİ / Mustafa Aydoğan


Nezaket, bir yetenek midir?
Bir insanın bir hususta yetenekli olduğunun belirtileri, ölçütleri, birimleri üzerinde çok söz edildi. Bu konuda yeni bir şey söylemek güç. Her kişinin meyilli olduğu, gözünün kaydığı, aklını çelen durumlar vardır. Peki, bu durumda o kişinin o hususlarda yetenekli olduğunu söyleyebilir miyiz? Veya “eli işte, gözü oynaşta” olmaktan ne anlamamız gerekir? “Oynaş”ın bir yetenek alanını belirlediğine hükmedebilir miyiz?
Yetenek hakkında yapılabilecek en genel tanım sınırı şu gibi geliyor bana: Bir durumu/işi/eylemi kendine özgü kolaylığı içerisinde görebilme yetisi. Yetenekli kişi, yetenekli olduğu alana dahil olan iş veya eylemin kolaylığını çarçabuk keşfeder. Bıkmaz, zahmetinden kaçınmaz ve onu yük olarak algılamaz. Elbette, bu, çok genel bir tanımlama olarak düşünülmeli.
Bir hususta yetenekli olan kişi, yetenekli olduğu hususla karşılaştığında hem onu çarçabuk tanır hem de onun gereklerini fazla zorlanmadan kavrar. Herhangi bir yapaylık görüntüsü vermez. Diyelim ki hırsızlığa yeteneği olan kişi, kısa sürede hem hırsızlığın bilgisel donanımını edinir hem de hırsızlığa konu olabilecek iş ve eylemleri ya da nesneyi bütün efradı ile kavrayabilir. Üstelik bunları bir sevinç ve coşku içinde yapar. Çünkü sevinç içermeyen, sevincin sıcaklığını taşımayan eylemde ya da işte yetenekten bahsetmek pek mümkün görünmüyor.
Hırsızların piri diyebileceğimiz ve yeraltı edebiyatının en büyük yazarlarından biri, J.P.Sartre’ın yakın dostu Jean Genet’nin sözleri küçümsenecek gibi değil. Gülün Mucizesi adıyla çevrilen kitabında şöyle diyor: “Çalmayı sevmek gerekir. Genç hırsız, seni, senin bile benzemek isteyeceğin o gösterişli kişi yapan düşlere bırak her zaman kendini! (……..)Davranışlarınızın güzel olması çok önemlidir.” (Ayrıntı Yayınları; 2004).
Mesele bir zafiyetten bahsetmek değil; sadece, yeteneğin kişiyi yönelttiği durumları ve bu durumlarla ilişkisini, bu durumlar içinde varoluşunu kavramaya çalışıyoruz. Aynı hususları bir kumarbaz için de söyleyebiliriz. Ahlaksız için de, erdemli için de söyleyebiliriz. Yani yetenek, yapılan işin bizatihi özüne ilişkin bir özelliktir. Yoksa, yapılan işin, bizim değerlendirmelerimize göre iyi ya da kötü olmasıyla alakalı değildir.

7 Ağustos 2012 Salı

ORUÇ VE ŞİİR

 Orucun duyum noktası iftardır. İftar olmasaydı, oruçtan bahsedemezdik. Tensel aç kalışa sınır getiren iftar, o aç kalışı geriye doğru doyurarak ruhun aynasına dönüştürür. Böylece oruç, insan ruhunda karşılığını belirginleştirir ve bir ‘farkına varışa’ imkân aralar. Hem tensel doyumu hem de ruh doyumunu bir bam teli edasıyla nihai noktada gerçekleştirir. Açlığın tene bıraktığı ağırlık ve ruhi arınışın basıncından doğan boşluk duygusu yeni bir hazırlanışa imkân vermek için kendine yeni bir alan açar. İftar, oruç gerçeğinin insan algısına müdahalesini sağlayan bir şoktur. İftarla orucun şekli değişir ama mahiyeti aynı kalmaya devam eder.
Oruç, bir arınış durumudur. Bu arınışa, bir takım imkânlardan yoksun kalışımız kadar, bu imkânlara yeniden kavuşmamız, teravih, sahur ve imsak da dahildir. Oruçla sadece gündüzler dirilmez; geceler de yeniden dirilir. İmsak, mümin için yeni ve farklı bir anlam ifade etmeye başlar. Sahur, geceyi onaran bir ibadet olarak zamanın ölçüsünü hatırlatır. Karanlık bastıktan sonra da, oruç duygusunu içimize sımsıkı sarılmış olarak hissederiz. Bu durum, orucun iftarla sona ermediğini gösterir. Oruç düzeneğine şekil veren, onu ileriye ve geriye doğru tamamlayan ve onaran, ona ilham veren an iftar anıdır. Kısaca iftar, oruç ritüelinin özüdür. Orucun insandaki doğrudan karşılığıdır.
Şiirin de iftarı vardır.
Şairin kelimelere yüklediği oruç ruhu, okurun ruhunda karşılığını bulduğunda iftar anı gelmiş demektir. Bu an, kelimelerin içine örülmüş olan anlamın okurun dünyasına yayıldığı, ona yeni bir iç düzen verdiği, bir anlam şöleninin başladığı andır.
Şiir, okurda bulduğu nesnel karşılıkla birlikte çoğul bir yaratışa yol açar. Sadece okuru diriltmekle kalmaz. Geriye doğru bir refleksle şairi de diriltir. Okurda karşılık bulan şiir, şairinin yerini ve imgelerini onarır ve onu geleceğin imkânlarıyla donatır. Şair, okurda edindiği alanın çapı oranında geçmişe ve geleceğe müdahale eder.  Önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi, her iyi şiir geçmişe övgü, geleceğe müjdedir. İşte bu işlevini okurda gerçekleşme diye adlandıracağımız iftar anından alır. Aslında çok kısa bir süreyi ifade eden bu an, sonsuzluktan öz taşıyan bir andır. Bir diriliş anıdır. Şairi, şiiri, okuru ve geleceği aynı pota içerisinde sonsuzluğun alanına çeker. Şiirin içine birikmiş olan şairin orucu, okurun ruhunda iftarını yapar. Aynı zamanda, geleceğin oruçlarına diri iftarlar armağan eder.
Okur da kendinde karşılık oluşturmuş olan şiirle dirilir. Bu dirilme, geleceğin nefesini taşır. Elinden alınmış olan imkânların kendine yeniden verilişini duyar. Geceleri sahurlanır, imsakları dikkatin imkânlarıyla donanır. Şiirin okumuş olduğu ezan, okurun kaslarına bir hareket, tenine doyum ve kalbine şölen verir. Şairin biriktirmiş olduğu orucu bozmanın, zamanın geldiğini haber vermenin ve gecenin aydınlığına adım atmanın sevincini yüklenir. Şiir, kelimeyi, imgeyi ve yapıyı aşarak som bir yaratışa dönüşür.
Okurda karşılığını bulamamış şiir, iftarı olmayan oruç gibidir; hem şairini hem de kendini kaçınılmaz bir ölüme sürükleyecektir.

MUSTAFA AYDOĞAN

19 Temmuz 2012 Perşembe

YANIMIZDAKİNİN YANKISI / Mustafa Aydoğan

      Hayattan bahsediyorsak başkalarından bahsediyoruzdur. Başkasının olmadığı yerde kıyas olmaz. Değerlendirme, kıstas, yargı, hüküm, sevinç, öfke vs. başkaları söz konusu olduğunda bir anlam ifade eder. Dahası, ancak başkasının varlığı durumunda bunlardan bahsedebiliriz. Başkası yoksa iddiamız da yoktur. Kimliğimiz de.
       İyi de, bu “başkası” dediğimiz kim ki!
       Cervantes’in ünlü romanının kahramanı Donkişot’u biliriz de onun neşeli dostu, varlık nedeni, kadim yoldaşı Sancho Panza’yı es geçeriz. Oysa Sancho Panza Donkişot’a kimlik veren, onu açan, açıklayan, var kılan tözdür.
       Sancho, Donkişot’u bize yaklaştırır, bizimle tanıştırır, aramızda bir buluşma gediği açar. Sancho hiç de aptal biri değildir. Sorular sorar, yorumlar yapar, kavramlar ortaya atar. Efendisi Donkişot’un ufkunu açar. Yolculuğu ve mücadeleyi neşeli hale getirir. Onu destekler, onu kendi varlığına inandırır, ona büyük idealler peşinde koşması için elinden gelen imkânı sağlar. Böyledir ama Donkişot’un önüne geçmeye kalkmaz hiç. Ona inanmıştır. Geride durmasını bilir. Sancho, bir ideal uğruna yola çıkan efendisinin mahiyetini bilmediği bütün hayallerinin gerçekleşeceğinden zerre kadar şüphe etmez. Absürdün imkânlarına sarılmaktan çekinmez. İnsanın kendi etrafına ördüğü yalanlarla dalga geçer.
      Şöyle bir diyalog yer alır Donkişot’ta:
      -Peki Sancho, dediğinden hiçbir şey anlamadım… Şu sosyal adam lafından bir şey çıkaramıyorum.

3 Haziran 2012 Pazar

Zafer Acar demiş ki...

Mustafa Aydoğan, az yazmayı poetik bir prensip edinmiş gibi. Az yazmak, modern şiirimizin öncülerinin Fransız şiirinden etkilenmesiyle şiirimizde kabul görmüş bir tutumdur ve Mehmet Akif ve Nazım Hikmet gibi birkaç istisna şairimiz dışında İkinci Yeni’ye kadar bütün şairlerimizce benimsenmiştir. Amerikan şiiri Poe ve Pound, Alman şiiri Rilke, İngiliz şiiri de T.S.Eliot ve Yeats sayesinde, Fransız şiirinin cimriliğe varan bu dilsel tutumluluğunu çok dikkate almamıştır.
Az yazmayı, ben Türk şiiri için bir tuzak sayıyorum, bu fikrimin gerekçelerini de daha evvelden yazmıştım, konuya birkaç eklemede bulunmak istiyorum yalnızca: Mehmet Akif ve Nazım Hikmet, niçin çağdaşları gibi az yazmayı tercih etmemişlerdir? Hiç düşünmeye gerek yok, bu iki şairimizin de uğruna hayatlarını ortaya koydukları davaları vardı. Marksist ideolojinin, şiirin ruhu sayılabilecek manayı dışlayıp maddesi olarak düşünebileceğimiz şekli öne çıkarmasına ve her şeyi estetik düzleme indirgemesine, ne yazık ki şairlerimiz tarafından ciddi bir tepki koymak şöyle dursun, bilakis ilgi gösterilmiştir.Mustafa Aydoğan

Az yazanlar, kendi doğal yeteneklerine güvenemeyen şairlerdir
Nazım Hikmet’in Marksist olmasına rağmen bu tuzağa düşmemesi ilginçtir
ve ayrıca, manayı dışlayan maddecilik, farkında olmadan maddeyi de öldürmektedir. Yoksa, çoğunluğu materyalist olan cumhuriyet sonrası şairlerimizin büyük külliyatlarının olması gerekirdi. Şair, ortaya koyduğu eserlerle fikrin kendisine dönüşür. İnsanı ayrıcalıklı kılan, insanın düşünen bir varlık olmasıdır. Salt estetik kaygıyla ortaya konulan metinler, düşünme yetisine ve ayrıcalığa sahip değildir. Özgünlüğü olmayan metinlere eser diyemeyiz; bir metin, düşünüyorsa eserdir. İşte, şairin evren karşısındaki kendisine has duruşu, onun ideolojisidir. Mehmet Akif ve Nazım Hikmet, toplumcu yanlarıyla mesajı önemsemişler, elitist bir tavır olan estetlikten kaçıp manaya yönelmişlerdir; ancak bu, onların estetik açıdan zayıf ürünler ortaya koydukları anlamına gelmez. Büyük şairler, ne yazarlarsa yazsınlar, kendilerini okutacaklarını bilirler. Sonuçta yetenek, estetiğin kendisidir.

18 Mayıs 2012 Cuma

ŞİİR:ACIDAN DEĞİL

Suavi Kemal Yazgıç:  İlk üç kitabını “Az Önce” ismiyle kitaplaştırdın. Bu aynı zamanda da dördüncü kitabından bir şiirin adı. Dördüncü kitabının adı ise “Bugün Konuştuklarımız”. Bu isimler senin şiirinde neye denk düşüyor?
Mustafa Aydoğan: Benim kanaatim o ki, sanat, zamanı imha eden bir şeydir. Sadece  “zaman”ı değil, “mekan”ı da imha eder. “Zaman” duygusunun hakim olduğu durumlarda “yaşam” biricik değer olmaya doğru gider. “Yaşam” bizim kendisiyle var olduğumuz, nefes alıp verdiğimiz bir şey elbette ama ben “sonsuz” olanın, yani “ezel” ve “ebed” olanın nefesine ve hükmüne bağlıyım. Benim şiir anlayışım da, topyekun sanat anlayışım da bu çerçeve içerisinde vücut bulur. Kültürel “gelenek”e değil, Genonien anlamdaki “gelenek”e bağlıyım ben. Yani, hakikatin değişmez doğasının bütün sürece yansıması ve eşyanın tabiatının bu aynılığa bağlı olduğu anlayışıdır bu. Zamanın sadece bir görüntü ve sis tabakasından başka bir şey olmadığı gerçeğine inanmaktır. Şair “şimdi”nin tasallutuna boğun eğmemelidir. “Şimdi”, arzuya ve öfkeye meyillidir ve geçici olanın hakikat olduğu yanılsamasına yol açabilir. Böyle olunca, erotik olanın, arzuya boyun eğenin, cedelin ve minör sıkıntıların odağı, taşıyıcısı, övücüsü durumuna düşebilir. Kitapların isimlerine dönelim. Şiir söz konusu olunca en sevmediğim kavram “ironi” kavramıdır. Bugünlerde yerli yersiz çok kullanılıyor belki de ondandır. Ama kitaplarımın isimlerinin bir anlamda “ironik” olduğunu ifade etmeliyim. Özellikle “Bugün Konuştuklarımız”ın. Bugün konuşmamız gerekenlerin pek konuşulmadığını ima ediyor aslında. Benim şiirlerim, “zaman” kavramı anlayışımdan dolayı “şimdi”ye, “bugün”e pek bağlı şiirler değildir. Bu nedenle, insanın yaratılış gayesine ve insanın kendi varlığına ilişkin tasarrufundaki çelişkileri hatırlatmaya dönük noktalara vurgu yapar. “Bugün”de olup biteni fazlalıklarından arındırdığımızda geriye kalacak birimin, gözlere pek görünmeyen ama bizi yöneten asıl güç olan hakikat birimi olduğunu görürüz diye düşünüyorum.

10 Mayıs 2012 Perşembe

"AZ ÖNCE"DEN BUGÜNE MUSTAFA AYDOĞAN‏/Hüseyin Alemdar

Hüseyin Alemdar
Bir yıldız kaydı içimin kuytu köşesinden
Kızların saç örgülerini çözen anneler ağlasın
Şiir Öksüz kaldı"*


"Boşluklar olmasa kimse ulaşamaz
Kavuşmuşsak vardığımız kendimizdir
Bağrına yakın olana hasret duyar insan
Bir erkek bir kadının az öncesidir"**

İnsan olmanın, insan kalmanın en güzel örneklerinden diyebileceğim Mustafa Aydoğan'ın kişiliği hakkında uzun söze gerek yok sanırım. Aydoğan şiirleri okumalarımı Az Önce bitirdim, az sonra "şiir nedir?"e naif bir tanım getirerek, şiirin yalınlıktaki derinlik olduğuna daha bir inanacağım. Şiirindeki derinliği metafizik ve lirizminle güçlü kılan Mustafa Aydoğan, sırtını dayadığı köklü gelenekle şiirini dolambaçlı yollarına sapmadan da "sıkı" ve "naif" bir şiir yazılabileceğinin en güzel örneğidir dersem, onun poetikasını da açık etmiş olurum. Gelenek demişken, 90'ların ortasında yazılan ve Cahit Zarifoğlu'na ithaf edilen Kendini Aynalarda Çoğaltan Şehir şiiriyle tanıdım Aydoğan'ı, zamanla defterlerimde ve şiir aynamda iz bırakan şiirleriyle çoğalttım kendilerini.

*) İşte, yukarıya alıntıladığım üç dize sevgili Mustafa Aydoğan'ın aynı adla kitaba dönüşen ilk çalışmasından. İlk üç kitabını bir araya getirdiği kitabın adı ise bu kez Az Önce olmuş; sanki her şey lirik bir titreşimle az önce yaşanmış ve tarihe not düşülmüş gibi. Üç kitap bir arada olunca, şiirler de birbirini tamamlar gibi bir bütün oluşturmuş. Sonra şair, bütün şiirlerini özetler gibi "Çoktur kalbin hevesi hepsi nâra çıkarmış" diyar ya, her şiir hâlâ bir heves, hepsi bir yerden sonra nârrrr!

**) Denebilir ki, kendine göndermeler şairi de olan Mustafa Aydoğan Bugün Konuştuklarımız'da da Az Önce imgesi. İnsanın her şeyin "az öncesi" olduğuna inanan şair, doğal olarak da şiirin az önce olduğuna inanacaktır. Az sonraların az öncelerin sentaksı ve sesi olduğuna inananlar için Mustafa Aydoğan kitapları bahar biterken çok güzel iki armağan. Az önceleriniz hep şiir olsun. İyi okumalar...


"Az Önce"leyen: HÜSEYİN ALEMDAR

• AZ ÖNCE, Mustafa Aydoğan (İlk üç kiitap), Edebiyat Ortamı Yayınları, Mart 2012
• BUGÜN KONUŞTUKLARIMIZ, Mustafa Aydoğan (Yeni şiirler), Mart 2012
İsteme Adresi: GMK Bulvarı No: 24/7 Kızılay-Ankara // edebiyatortami@gmail.com

(http://www.siirakademisi.com/)

KENDİ SESİNİ ÇOĞALTAN ŞİİRLER/Suavi Kemal Yazgıç

İyi şiir kendisine verilen mesaiyi pat diye ele vermez. Okuru o kelimelerin "hüdayinabit" bir şekilde bir araya geldiğini zannedercesine "kendiliğindenlik" duygusu ile okur şiiri. Elbette şiir dili, günlük konuşmanın dışındadır. Ancak şiirin yapılan bir şey olması, "yapmacıklığı" taşıyabildiği anlamına da gelmez. Mustafa Aydoğan'ın "Az Önce" ismiyle bir araya getirdiği ilk üç kitabı "Kendini Aynalarda Çoğaltan Şehir", "Bir Dolu Bakır Yaz" ve "Bahar Köpüğü" ile yeni kitabı "Bugün Konuştuklarımız" (Edebiyat Ortamı Yayınları) tam da bu noktada anılması gereken eserler.
Şiiri şairlik taslamadan yazan bir şair Mustafa Aydoğan. Kelime cambazlıklarına prim vermeden, zor olanın yalınlıktaki derinliği yakalamak olduğunun farkında. Bir manifesto ile yazmıyor Aydoğan. Her şairden bir harekete, bir manifestoya ait olmasını beklememek lazım.
Evet, her hareket her manifesto bir tercihtir. Ancak kimi şairler de kendi çatlağını bulup akmayı murat ederler. Çatlak bir yerden tıkansa başka bir yeri ararlar ve mecralarını da bu arayış şekillendirir. Şiirleri poetikalarından daha önce belirir bu şairler ve birisi hakkında 'son sözü' söylediğini zannetse de o 'son sözü'

30 Nisan 2012 Pazartesi

KARAMAN SOSYAL BİLİMLER LİSESİ ÖĞRENCİLERİ SORDU:


1.Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Mustafa Aydoğan kimdir?
1964 doğumluyum. K.Maraş’lıyım. Ortaokulu ve Liseyi K.Maraş’ta okudum. Sonra Üniversite için Ankara’ya geldim. 1984’de. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünü kazanmıştım. Ama Ankara benim için kendi başına bir üniversiteydi ve hayalim hep Ankara’da kalmaktı. Öyle de oldu. 1988’de üniversiteyi bitirecektim ama askere gitmemek için bir yıl daha uzattım. Bir dersten bilerek kaldım. 1990 yılında Maliye Bakanlığına girdim. Halen aynı bakanlıkta Muhasebat Başkontrolörü olarak görev yapıyorum.
Prof. Dr. Turan Karataş’la birlikte Edebiyat Ortamı dergisini çıkarıyoruz. Daha önce Mavera, Dergah ve Hece dergilerinde yazdım. Kendi dergimizi çıkarınca sadece burada yazıyorum artık. Edebiyat Ortamı dergisi, Mart 2012’de 5. yılına girmiş olacak. Özellikle gençlerin yazılarına yer vermeye çalışıyoruz. Yeni bir kadro oluşturmaya çalışıyoruz. Dergiyi çıkarınca gördüm ki çok yetenekli gençler var. Şimdi bunların bir kısmı yetenekli birer isim olarak edebiyat camiası içinde anılmaya başladılar bile.
Üç şiir kitabım var: Kendini Aynalarda Çoğaltan Şehir (1997), Bir Dolu Bakır Yaz (1999) ve Bahar Köpüğü (2004). Yakında bu şiir kitaplarının toplu basımı yapılacak Az Önce adıyla. Bir de dördüncü şiir kitabı yayına hazır durumda: Bugün Konuştuklarımız. Ocak veya Şubat aylarında piyasaya çıkacağını planlıyoruz bu kitapların.
Şimdilik bu kadar…

2- Benim tanıdığım şairler/yazarlar genellikle edebiyat fakültelerinden değil de farklı alanlardan mezun olan kişiler. Örneğin; Oğuz Atay, Orhan Veli Kınık, Rasim Özdenören. Neden edebiyat fakültelerinden fazla şair çıkmıyor da diğer alanlardan çıkıyor?
Çok güzel bir soru. Dikkatli.
Gerçekten durum tam da böyle. Bir çok şair ve yazar edebiyat fakültelerinden değil de diğer fakültelerden mezun olmuş. Bunların arasında da sanırım en çok İktisat fakülteleri ve Siyasal Bilgiler var.
Bunun nedenini bilebilmek kolay değil. Sanırım, Edebiyat Fakültelerinin daha çok eski edebiyat üzerinde durmalarının, divan şiiri ve cumhuriyet döneminin ilk yıllarına ilişkin edebiyatı işlemelerinin önemli bir payı var bunda. Demek ki gençler güncel edebiyatla daha çok ilgilenmek istiyorlar ve onları yaşayan yazarların yazdıkları daha çok ilgilendiriyor. Bir de Edebiyat Fakülteleri yaşayan şair ve yazarlarla pek fazla içli dışlı olmadı, olamadı. Daha da önemlisi ve dikkat edilmesi gereken en önemli husus Edebiyat Fakülteleri’nin yazar ve şair yetiştirmek üzere değil de edebiyat kültürünü, geleneğini, bilgisini ayakta tutmak ve öğretmek üzere kurulmuş olmalarıdır. Gerçekten, Edebiyat Fakültelerine gitmekle yazar, şair olunamacağını, Edebiyat Fakültelerinin bu amaçla kurulmadığını hemen herkes bilir. Fakat son yıllarda Edebiyat Fakültelerinin değişmeye başladığını da söylemek lazım. Artık yaşayan yazar ve şairleri üniversiteye çağırıp konferanslar verdiriyorlar, öğrencilerle tanıştırıyor ve bu şairler ve yazarlar üstüne tezler hazırlattırıyorlar. Bu gelişmeyi önemli buluyorum ve Edebiyat Fakütelerinin de artık yazar ve şairlerin yetişeceği eğitim kurumları olacağını düşünüyorum.

23 Nisan 2012 Pazartesi

MUSTAFA AYDOĞAN'LA "BUGÜN KONUŞTUKLARIMIZ"/Sadık Yalsızuçanlar

Az önce’den sonra, Mustafa Aydoğan’dan yeni bir şiir kitabı geldi: Bugün Konuştuklarımız. Şair, ‘kırkbeşinde sustum’ diyorsa da, acılar, hele büyük acılar dilsiz de olsa, konuşmayı sürdürdü, bize, yeni bir şiirsel mektup gönderdi. Bugün Konuştuklarımız, Edebiyat Ortamı Yayınları(EOY)’nın 6. Kitabı. Şiir dizisinin ise ikincisi. Birincisi, yine, Aydoğan’ın ilk üç kitabının toplu basımı: Kendini Aynalarda Çoğaltan Şehir, Bir Dolu Bakır Yaz ve Bahar Köpüğü. Sırasıyla, İz, Kaknüs ve Hece Yayınları’nca yaymlanmıştı.

Mustafa Aydoğan’ı, ilk kitabı, Kendini Aynalarda Çoğaltan Şehir’le tanımıştım.

Şiirlerini -kendisiyle yakinen tanışmamamıza rağmen- okurken hep bir ruh akrabalığı hissettim. O’nunla Bugün Konuştuklarımızı, o zaman, bence en sahih iletişim ortamı olan şiirin içinde zaten konuşuyorduk. Ama Aydoğan’ın gittikçe daha yalınlaşan -zorunlu ve haklı olarak-, arınan, dinginleşen dili bana daha yakın göründü.

Az Önce’de önceki şiirlerinin tümünü okur bir arada bulabilecek. Bugün Konuştuklarımız’la da, şairin sanırım 2004’ten sonra, özellikle de Edebiyat Ortamı’nın yayınından sonrakileri, otuz bir şiiri okuyabilecek.

Aydoğan, hamuru şiirsel dille yoğrulmuş bir iklimden: Kahramanmaraş’tan. Hal sari imiş. Şiir de öyle. Kamil ve Feramuz Aydoğan’ın da edebiyatla ilişkisini biliyoruz. Kamil bey, bu kanatime ‘gatılır mı?’ bilmiyorum ama, hem ailenin hem Maraş’ın mayasındaki şiir, İbn Arabi’nin eserlerinde ‘maye-i Muhammedi’ olarak geçen, Prof. Dr. Yalçın Koç’un, ‘Anadolu mayası’ dediği o öz hala insanlara aşk ve hikmetle söyletiyor. Necip Fazıl, Cahit Zarifoğlu, Nuri Pakdil, Erdem Beyazıt, Özdenören’ler ve diğer ustalar... Mahzuni, Abdurrahim ve Bahattin Karakoç’lar -üstad Sezai Karakoç’ta yanlış hatırlamıyorsam Maraş’ta uzun yıllar kalmıştı, orta öğrenim yılları burada geçmişti- Kul Ahmet ve diğer aşıklarıyla bu iklim, o ‘maye’ ile mayalanmıştır. Mustafa Aydoğan, ilk gençlik yıllarından itibaren Ankara’nın Eylül sonrası sarı, zehirli havasını da soluyunca, şiirindeki melal koyulaşmaya başlamış.

28 Aralık 2011 Çarşamba

NELER ALMALIYIM YANIMA/Mustafa Aydoğan

Eşya ile insan arasındaki mesafeyi bilinç mesafesi olarak görmeyiz, daha çok kendiliğindenlik edimi olarak müşahede ederiz. Eşya, kendi sabitliği ve sükûtu içerisinde, ya da kendi doğal kımıltısı ve akışkanlığında bir dokunuşa yahut ilişkiye uygun arzu ve duyuş halinde değildir. Eşya orada, kendi halinde, herhangi bir direnç ya da arzuya meyli olmaksızın teslimiyet içerisinde kendisi olarak ve hiçbir yankının bilincinde olmaksızın durur. Bu duruş hali, insanın eylemine konu olduğunda dahi bir değişmezlik içerisindedir. Diyelim ki bir çay bardağı elimize aldığımızda da, masanın üzerine bıraktığımızda da kendisi olarak aynıdır. Aradaki mesafenin değişmesi bardağı değiştirmez. Ama bardak ile insan arasında bir iletişim de olmuştur.
İnsan-eşya hukuku ikili bir hukuk değil, bütün sorumluluğun tek tarafa yüklendiği tek yönlü bir hukuk biçimidir. Böyledir ama eşyanın bir nesne olarak dünyada bulunuyor oluşunu, bulunma durumunu nasıl yorumlamak gerekir? Dahası, eşyanın bizzat eşya olarak kendi durumu ne tür bir bilinç ya da mevcudiyet halidir? Çünkü her ne kadar sabit ve sükut içerisinde bulunsa da onun da değişime verdiği bir tepki ve oluşum halleri var. Bilinçli bir bağ kurmasa bile, bir tepkiye ya da etkiye muhatap olduğu ve bu tepki ya da etkiye kusursuzluk içerisinde cevap verdiği de muhakkak. Sadece tepki vermekle kalmaz, muhatabında yani insanda bir duygu değişimine ya da oluşumuna sebebiyet verebilecek kadar kendini sunma “becerisi” bile gösterir.
Ayrıca eşyanın bir simetrisi vardır. Bu simetri mutlak bir dengeye bağlıdır. Eşya, denebilir ki, yeni bir denge uğruna biçim ve boyut değişimine uğrayarak yeni formlar içerisinde zamanla ve mekanla adeta yarışır. Biz yine de onda bir bilinç hali olmadığı sonucuna ulaşırız.
Ne var ki insanla birlikteliği noktasında durumun hiç de böyle olmadığını söylemek mümkün. Her ne kadar bu birliktelikte eşyanın dahli olmasa da, insana muhatap olduğu ve onun duygu alanı içerisine girdiği noktadan itibaren eşyanın da varlık durumunda bir değişim, bir başkalaşım olur. Adeta mutlak yalnızlığından soyutlanarak neşeye ve cıvıltıya bitişir ve yeni bir harmoni oluşmasına yol açar.
Bu harmonide, eşyanın konumu, pek de yabana atılacak gibi görünmüyor. Her ne kadar bilinçsizlik durumundan bahsetsek bile insanın duygu durumlarının eşyada bir başkalaşıma ya da eşyadaki bir değişimin insanda yeni duygu durumlarına yol açtığını söyleyebiliriz. Öyleyse eşyanın da belirlediği bir hukuk var. O da aslında kendine özgü bir hukukun öznesi ya da tarafıdır. Bu hukuku tek taraflı yapan husus sorumluluğun dağılımından kaynaklanmaktadır. Eşya-insan ilişkisinde sorumluluk bütünüyle insanın uhdesindedir ve doğal olarak ceza ya da ödüle muhatap olacak olan da insandır.
Eşyanın insana dokunduğu bir nokta vardır, tıpkı insanın eşyaya dokunduğu gibi. Eşya bir müddet sonra kendisi ile ilişki kuran kişinin özelliklerini ve huyunu almaya başlar. İnsanın eşyaya yaklaşma biçimi ve niyeti, eşyanın da insana tutunma ve onun kullanımına açılma biçimini belirler. Duyguya duyguyla karşılık verebilir. Eşya da sever, nefret eder, mutlu olur ve hüzünlenir. Konuşur, inanır ve dostluğa cevap verir. O cansız varlık, muhatabının iç dünyasındaki yankılanmaları cevaplamak için uğraşır. Mutlak yalnızlığı içinden el uzatır. Çünkü eşya insana hasret duyar.
“Şeyler”in dünyası belki bilinçli değil ama kendi doğallıkları içerisinde insana dokundukları, onun ilişkisine konu oldukları her durumda imgesel ve düşsel bir ritim kaynağı olarak tıpkı duygunun ve bilincin benzeri bir hal içine girerler. Yatağı değiştirilen bir çocuğun o eski yatağına duyduğu özlemin karşılığı belki de yatağın kendisinde de vardır. O cansızlığı içerisinde oluşturmuş olduğu hukuk, bütün imgesel boyutlarıyla karşılıklı şahitliğin oluşmasına yol açmış ve yatak, kendisinde mevcut “bilgi”yle birlikte sonsuzluk yoluna çıkmıştır.
İnsan eşyayı gerçeklik ve görünürlük içerisinde okşar ve ona dokunur ama eşya imgesel bir uzam içerisinde insana karşılık verir ve onu tanır.

Not: Yazının başlığı Edip Cansever’in bir şiirinin başlığıdır.

(Milat Gazetesi, 22.12.2011)

13 Aralık 2011 Salı

MÜSLÜMAN KOKU/Mustafa Aydoğan

Kokunun tarihini ve insan-koku ilişkisini merak ediyorum. Duyguların, düşüncelerin, günahların ve sevapların da bir kokusu var mıdır acaba? Bana var gibi geliyor. Parfüm (koku) filmini hatırlıyorum. Partrick Süskind’in romanından uyarlanmış bir film. Yönetmeni Tom Tykwer. Bedenleri bir koku uğruna feda edilen genç kızların korkunç ölümlerinin filmi. Kokunun cinayete sebep olacağını hiç düşünmemiştim. Bir cinayetten doğacağını da. Genç kızların ölümlerinin gerisinde aslında bir estetik kaygı var. Bir yeniliğin insanlığa ulaşması için ölüme estetik bir gerekçe bulunuyor. Estetik olan ile güzel olan arasındaki ince farka bu noktadan çıkılarak da bakılabilir.
Estetik olanın kendi başına bir amaç olamayacağını, (özellikle bir Müslüman için), estetik ile “güzel” arasındaki temel ayrımın hayır ve hakikatle kurulan içsel ilişkide yattığını sanıyorum. Estetik olan, kendi kavramsal ve nesnel boyutları içerisinde manevi bir hassasiyet taşımaz. Böyle bir yükümlülüğü olmadığı düşüncesinden hareket eder. Hem görünüm hem de içsel nizam açısından bireyi duygusal doyuma ulaştırmış olmakla amacını gerçekleştirmiş olur.
Müslüman idrak açısından bakıldığında güzellik düşüncesinin yegane amacı “mutlak güzel”in (Allah’ın) hatırlanmasıdır. “Allah güzeldir, güzeli sever.” Güzel olan, bir doyum sağlamanın ötesinde, hem ibret hem de huzur kaynağıdır. Güzellik düşüncesi, haz vermeyi hedef almaz. Haz da verir ama kendine özgü bir metafizik donanımı vardır. Güzellik düşüncesi nasıl ve neye inandığımızla bağlantılıdır.
Estetik form içerisinde kabul ve teyit edilen her sembol ya da gösterge, hiçbir sakınıma ve manevi dikkate aldırmaksızın kendini haz ve coşku içerisinde sunar. Bunun en tipik örneği erotik olanın estetik donanımıdır. Erotiklik, kendine nesne kıldığı şeyi, kendi sadeliği ve yalnızlığı içerisinden alarak estetik bir form içerisinde kışkırtıcı bir açıklığa taşır. Çünkü estetik olan görünür olmayı arzular. Oysa güzel, gizli ve dingin kalmayı hedefler. Güzelin görünürlüğü ikincil bir durumdur ve zorunlu bir sonuçtur. Erotik olanın nesnesi, aslında, kendi bütünlüğü içerisinde erotik olana değil, güzel olana yakındır.
Beşeri duygular hangi form içerisinde vücut bulursa bulsun, onun nihai amacını estetik oluş ile güzel oluş arasında nerede konumlanacağı sorusuna vereceği cevap belirler. Şiir için de aynı şey geçerlidir. Düşüncelerin ve imgelerin bir kokusu varsa eğer, şiirdeki kokunun Müslüman bir koku taşıyabilmesi, güzel olana göstereceği dikkat ve metafizik hassasiyetle mümkün olabilir ancak. Şairin salt estetik bir kaygıyla yola çıkması, amacı başka türlü olsa dahi, onu sakınımsızlık alanına taşıyacaktır. Bu sakınımsızlık alanında acının, kederin, öfkenin, tutkunun ve dikkatin boyutları estetik ve etkileyici olsa da Müslüman kokudan bir tat, bir yankı taşımayacaktır.
Şiirin kendini gerçekleştireceği nihai ve gerçek form, aslında, naat ve münacattır. Benim kanaatim o ki, bütün şiirler naat ve münacat olarak vücut bulmak üzere yola çıkarlar ama şairler onlara kendi tabiatları doğrultusunda başka bir yön verir. Bu, tıpkı, her çocuğun Müslüman olarak doğması ama anne ve babasının onları kendi dinlerine yöneltmesine benzer. Şiirin hakiki rüyası “mutlak güzel”i anlatmaktır. Şiir, bu rüya içerisinde uyanır ama şairinin gerçekliği doğrultusunda vücut bulur.
Günümüz şiirine bu açıdan bakılmasında fayda olduğunu düşünüyorum. Müslüman şairin şiirine kaynaklık eden duyguların nelerden beslendiği ve hangi dikkatler ve kaygılar içerisinde vücut bulduğunun izaha ihtiyacı var. Şiirin ana temalarından olan acı, aşk ve öfke mevcut şiirde nasıl yer alıyor ve imgelere hangi hassasiyetle sirayet ediyor acaba? Estetik olanın neredeyse yegane belirleyici olduğu bir dünyada, Müslüman şairin estetik olan ile “güzel” olan arasındaki ayrımda nasıl bir tercihte bulunduğunu dikkatle yorumlamak gerekiyor. Erotik olana, boyutsuz öfkeye, dağınık ve sakınımsız bir hazza doğru evrilen imgesel kavrayışın taşıyacağı kokunun Müslüman koku olacağını söylemek pek mümkün görünmüyor.

(Milat Gazetesi)