4 Eylül 2014 Perşembe

BİR EDEBİYAT DERGİSİ ASLINDA NE DEMEKTİR? /M.A.

Türkiye'de çok sayıda edebiyat dergisi çıkıyor. 5 yıldır sürdürdüğüm Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı'nı hazırlarken, yıllığa şiirler ve poetik metinler seçmek için yüzlerce dergiyi izledim. Şiirin ve edebi düşüncenin en canlı mekanlarıdır dergiler. İnternet/sosyal medya, her ne kadar insana en hızlı ulaşan bilgi ağı, gençliğin ilgi alanları içerisinde en gözdesi gibi görünse de dergilerdeki yazar ve şair kadrosunun çoğunun gençlerden oluştuğu da bir gerçek. Genç zihinler, ürünlerini yayınlamak, yeteneklerini ve heyecanlarını görünür kılmak için edebiyat dergilerinden uzak duramıyorlar. İnternete rağmen, sosyal medyaya rağmen... Sosyal medyanın, geleceğin yazı ve düşünce dünyasına nasıl bir şekil vereceğini, sanal ortamın basılı yayınları nasıl etkileyeceğini bilemiyoruz ama bugün, bir kaygıya ve derde sahip, edebiyatın ve şiirin insanın varoluş serüveni içerisindeki yerinin önemli olduğunu düşünen insanlar basılı yayınlardan vazgeçemiyorlar. Sahiciliği dergilerde buluyorlar. İnternette yayınlanan şiirlerin bir "değer"e sahip olmadığını düşünüyorlar. İyi şiir elbette her yerde iyidir, değerli düşünce her yerde değerlidir ama genç yazar ve şair basılı yayınlara daha bir önem veriyor, orayı daha bir ciddiye alıyor nedense. Buradan da şunu anlıyoruz ki sanal ortamın ayartıcı cazibesine rağmen henüz basılı yayınların iktidarı devam ediyor.
Edebiyat dergileri önemlidir, çünkü edebiyat önemlidir.

1 Eylül 2014 Pazartesi

SİYASET VE SANAT İLİŞKİSİNDE DEĞİŞEN BİR ŞEY VAR MI?/ M.A


Sanat derken neyi kastettiğimizi anlatalım önce. Şiir, Mimari, Resim, Müzik, Edebiyat, Tiyatro vs. Bunların tamamı, ilim ve irfan sahibi sanatçıların hayatlarını uğruna feda ettikleri, kafa patlattıkları, bir ilham anını yakalamak için fikretme ve okuma serüveni içinde zihni ve kalbi sıkıntılarla boğuştukları, dikkat damarlarının ucunu ateşle yaktıkları uzun ve acı dolu zamanlar sonucunda meydana gelmektedir. Burada bir kişisel acıdan bahsettiğimiz sanılmasın. Mesele bir kişinin acı çekmiş olması meselesi değil. Bir kişinin sanat uğruna verdiği şahsi bir sıkıntıdan bahsetmiyoruz. Bir gezegenin insanlığı aydınlatmak için sürekli yanışından ve kendi ateşini kendi öz varlığından alarak parlayış ve aydınlatışından bahsediyoruz. Sanatçı, toplumun bütün nüveleriyle bir kişide simgeleşerek şahsiyet kazanmış halidir. Daha da ileri giderek diyebiliriz ki sanatçı, hakikatin bir şahsiyet halinde tezahür etmiş portresidir. Buradan bakarak anlamaya çalıştığımızda belki de sanatçının kimliğine ilişkin sağlam bir yoruma ulaşmış oluruz. O, her büyük ve değerli hadise gibi o hadiseye muhatap olan insanlara bir lütuf, bir merhamet, bir diriliş kanalıdır. Büyük sanat, bir irfan manivelasıdır. Büyük sanatçı da bu manivelanın döndürücüsü. Ruhumuza takılmış bu manivela, bize kendi gerçek portremizi gösterecek güçten pay almıştır.
Gerçek sanatçı, kimsenin yanında ya da uzağında değildir. O hep yanı başımızda, o hep ilham anına odaklanmış olduğu için bazen bizi umursamaz durumda, o hep istemelerden ve almalardan ötede, boğulacak kadar yalnız, herkesin ruhuna bir ferahlık katmak için insanla ve insanlıkla meşgul.

12 Haziran 2014 Perşembe

YUNUS EMRE, AŞK VE HİKMET/ M.A.

İşidin ey yârenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer

Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter
Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer

Ol sultan kapusunda ol hazret tapusunda
Âşıkların yıldızı her dem çavuşa benzer

Aynı hırs ol olmuşdur nefsine ol kalmışdır
Kendüye düşmân olmuş yavuz yoldaşa benzer

Aşkdır kudret körüğü kaynadır âşıkları
Nice kapdan geçirir andan gümüşe benzer

Âşık gönlü dölenmez mâşûkın bulmayınca
Karârı yok dünyâda pervâzı kuşa benzer

Münkir sözünü bilmez sözü ileri varmaz
Neye teşbîh edersin anlanmaz düşe benzer

Geç Yûnus endîşeden ne gerek bu pîşeden
Ere aşk gerek önden andan dervîşe benzer


Yunus Emre, 13. yüzyılda yaşamış. Mevlânâ Celaleddin Rûmi'nin çağdaşı. Selçuklu Devletinin mirasçısı. Osmanlı Devletinin habercisi. Bir karmaşa ve kargaşa döneminin ulu sesi. İç mimar. İslam milletinin iç dünyasına seslenecek bir megafon aralığı bulmanın zorunlu olduğu, geniş millet gövdesinin yara almaya başladığı bir zamanda insanın ruhuna dokunacak tınıyı bulmaya çalışmış. Bu arayış, zihinsel bir arayış olmaktan çok yüzlerce yıl ileriye seslenecek bir gönül yolu arayışıdır. Elbette bir plan ve program çerçevesinde olmamış bu. Yunus Emre'nin yapılışı ve dirilişi şeklinde gerçekleşmiş. Bir insanı dirilten nasıl ki bütün insanlığı diriltirse, kendi nefsini düzelten de bir sembol halinde bütün insanlığı düzeltir ve onarır.
Yunus Emre'nin kendi beşeriyetini yapış ve onarış aracı olarak gördüğü ya da bulduğu şeyi ifade edecek tek kelime "aşk"tır diyebiliriz. Bunu, şiirlerini okuduğumuzda çok berrak bir şekilde görüyoruz. Bazı yönleriyle efsaneleşmiş olan hayat öyküsü de bize onun "ete kemiğe bürünüp yunus diye göründüğünü"  anlatmaktadır. İşte bu görüntüyü inşa eden ruh iklimi aşk iklimidir. Bu iklim, insanın kendini taşıyabileceği en yüksek merdiven basamağıdır. Aşk, insanın macerasını asli hüviyetine kavuşturacak ve onu kemale erdirecek nihai idrak noktasıdır.

23 Mart 2014 Pazar

SUAVİ KEMAL YAZGIÇ - YAZMA SEVİNCİ

 “Yazmak” genellikle kavgayla, mücadeleyle, hüzünle birlikte anılan bir uğraş. Sevinç kelimesiyle birlikte anılması pek de alışılageldik bir durum değil. İnsanların büyük bir bölümü sevinci gayrıciddi bir duygu diye algılıyor besbelli. Yazmak gibi “ciddi” bir iş onlara göre sevinçle değil kederle yapılabilir sanki. Sevincin, neşenin sığ birer duygudan ibaret olduğu fikrini kolay kolay sorgulayamayacağımızın, hele hele poetik bir yazıda telaffuz bile edemeyeceğimizin farkındayım. Ancak en uzun yolculuk bile bir ilk adımla başlar. O adımı da Mustafa Aydoğan attığı için gönül rahatlığı ile devamı adımlar atabilirim.
İki şiir arasında susmayan bir şair Mustafa Aydoğan. Ancak yazıları şiirlerinin bir izahatnamesi değil. Aydoğan şiir yazma ile aynı saiklerle denemeler kaleme alıyor. Sevinç kelimesi burada önemli.  Aydoğan şiiri bir iftar sevincine benzetiyor. “Şiir, acıdan doğmaz, inanıştan doğar.” diyen bir şaire de bu benzetme uygundur zaten. İyi şiirin okurla buluşmasını şairi için de okuru için de bir iftar gibi anlatır. Bir şiirin yazılmasıyla okunması esnasında var kılınan özel bir iletişimin, elektriğin ürünü olduğunu öğreniriz ondan.
Yazma Sevinci’nde yer alan yazılar altı bölümde öbeklenmiş. Poetik Sevinç, Sanatın Boyutları, Sanatçının Tutumu, Dergi, Şair ve Şiiri ve Söyleşiler üst başlıklarında yer alıyor bu bölümler ve isminden de anlaşılacağı üzere Mustafa Aydoğan ile yapılan söyleşilerden yapılmış bir seçmenin yer aldığı son bölüm haricindeki yazılarda Aydoğan’ın şiire, şaire ve genel olarak sanata ilişkin fikri mesaisini takip ediyoruz. 

5 Mart 2014 Çarşamba

ŞAİRİN YAZMA SEVİNCİ / Turan Karataş


5 Mart 2014
Şair Mustafa Aydoğan’ın çeşitli dergilerde ve kitap eklerinde yayımlanan denemeleri Yazma Sevinci adıyla kitaplaştı. Altı bölümde bir araya getirilen yazıların odağında şiir ve şairler var. Kitabın sonuna ise şairle yapılan dört söyleşi eklenmiş.
Yaklaşık yirmi yıldır tanıdığım Mustafa Aydoğan, hayat tasavvurunun mühim bir yerine sanatı, daha özelde şiiri koymuştur. Kendi ifadesini ödünç alarak, yaşamak onun için “şiirsel bir üslup ve varoluş biçimidir” dersem, abartmış olmam. O okur, yazar ve yaşar. Altı yıldır, neredeyse tek başına çıkardığı Edebiyat Ortamı dergisi, dört senedir hazırladığı şiir yıllıkları söz konusu yaşama tasavvurunun bir gereğidir. Yeridir, söyleyeyim: Mustafa Aydoğan, Edebiyat Ortamı şiir yıllıklarıyla, farklı zihinlerin, beğenilerin, ideolojilerin şiir kamusuna; hakkaniyetli, liyakatli ve iyi niyetli bir tutumun nasıl olabileceğini gösterdi.

1 Mart 2014 Cumartesi

"YAZMA SEVİNCİ" ÜZERİNE SÖYLEŞİ (Star Gazetesi)

(25 Şubat 2014)
Söyleşiyi Yapan: Mehmet Hakan Kekeç

Şairsiniz ama eleştiriler de kaleme alıyorsunuz... Türkiye'de okuyucunun 'eleştiriye' bakışı nasıl? Türkiye'deki 'eleştirmen-okuyucu' ilişkisini hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Şiir üzerine düşünme ile insan ve varlık üzerine düşünme arasında aslında bir fark görmüyorum. Şiir, kendimizi kavrama noktasında bir takım işlevleri olan bir sanattır. Dolayısıyla, şiirin mahiyeti hakkında düşünmeden bir yere varmak pek mümkün değildir. Şiir yazmak kadar şiirin işlevi ve üzerimizdeki hakkı konusunda dile getirilmesi gerektiğini düşündüğüm hususlarda yıllarca kafa yordum ve sonunda bunları iki kapak arasına aldım. Adına da Yazma Sevinci dedim. Bu sevinç, sadece yazan için değil, okuyan için de geçerli. Belki de daha çok okur için söz konusudur. Çünkü şiir şairde 'acı" halindedir. Okur ise bu acıyı 'sevinç' olarak hisseder.
Şiir eleştirisi, tabiatı itibariyle daha çok diğer şairleri ya da şiir üzerine düşünecek olanları hedef alır. Şiir üzerine düşünmek isteyen kişi derdi olan kişidir. Bu derde sahip olanların şiir eleştirisi ile bir alıp-vereceği olur. Bu kitapta yer alan yazılar ve eleştiriler, bu dert sahipleriyle küçük bir dertleşme arzusudur, diyebiliriz.
  
"Her medeniyetin şiirler kurduğu ilişki kendine özgüdür..." diyorsunuz: Batı'da filozof ile şair arasındaki ilişki 'hayranlık' ekseninde oluşuyorken; Doğu'da alimle şair arasında bir özdeşlik söz konusu... Mevlana ile Yunus Emre'yi buna örnek gösteriyorsunuz... Bugün peki 'alimle şairin yekvucud' olmasına kimi/kimleri örnek gösterebiliriz?

YAZMA SEVİNCİ / İsmail Kıllıoğlu


26 Şubat 2014 Çarşamba (Milli Gazete)

İnsanın duyma ve düşünme etkinliğinin bir göstergesi sayılabilecek olan “yazma” eylemi, konuşma, hareket etmeye göre sıkıntılı, hatta zor nitelikte değerlendirilir. Duyma ve düşünme etkinliği doğamızın, fıtratımızın bir gereğidir ve irademize bağlı değildir. Yani insan duyma, düşünme hassasını, yetisini, mesela ortadan kaldıramaz, belli bir süreliğine durduramaz. Fakat iradesini kullanarak, bu hassalarından yararlanabilir, onlardan birtakım ürünler elde edebilir. Elbet elde edilen ürünlerin nitelikleri farklılık gösterebilir. İyi, güzel ve doğru olabilecekleri gibi kötü, çirkin ve yanlış da olabilirler.

Mustafa Aydoğan, duyma ve düşünmeyle bağlantılı sayılan yazma eylemine olumlu bir yaklaşım içinde “sevinç” olarak bakmaktadır: “Yazma Sevinci”. Demek istiyor ki, insan duygu ve düşüncelerini yazıya dökmek suretiyle yaratılış gereğini hoşnutluğa, mutluluğa dönüştürebilir, bilmelidir. Kuşkusuz yazma eylemi, bir sorumluluktur, ama bu sorumluluğu yerine getirme, gereğine göre davranma bir “sevinç”, bir mutluluktur. İnanmış bir kimse, sorumluluk yükleyen birtakım ibadetleri yerine getirirken bunu şeklen yapabileceği gibi, şükrü çağrıştırıcı biçimde de yapabilir. Aydoğan, bir anlamda yazma eylemini inanmışlık duyarlığı temelinde bir tür mutluluk olarak algılıyor.

ŞİİR, ŞAİR, DERGİLER VE 2013

Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı, 5 yıldır düzenli bir şekilde okura ulaştırıldı. Her yılın Mart ayının 1’inde Edebiyat Ortamı dergisinin eki olarak okurun karşısına çıktı. İlgi gördü, sevildi.
Şiir yıllığı hazırlamak, hem güç hem de insaflı olmayı gerektiren bir iş. Bu iki hususta da okuru ikna etme noktasında başarılı olduğumuzu düşünüyorum. 5 yıllık süreçte kırılanlar olmuş olabilir ama “seçme” eyleminin olduğu her durumda kırılmalar ve kırmalar maalesef kaçınılmaz bir sonuç olarak bize kendini dayatıyor. Haksızlık yapıldığını düşünenlerin böyle düşünmemelerini arzu ederim.
*
Bu yıl şiir seçiminde farklı bir yöntem uyguladığımı söyleyebilirim. Seçtiğim şiirler hakkında bazı arkadaşların fikirlerini aldım ve onların görüşleri yönünde yıllığa girenler olduğu gibi elemeler yaptığım da oldu. İlginç olan şuydu ki düşüncesini aldığım arkadaşların yaşı küçüldükçe seçimlerin ve tercihlerin farklılaştığını gördüm. On yılda bir kuşakların değiştiğine, yeni kuşak oluştuğuna ve her kuşağın tercihinin kendine göre farklılıklar gösterdiğine inanılır ya, işte ben bu inancın gerçekleştiğine nispeten şahit oldum. Mesela bizim kuşağın önemsediğim kimi şairlerinin ('80 ve '90 kuşağına dâhil kimi şairler diye genişletebilirim bunu) genç şairler üzerinde aynı etkiyi yaratmadığını gördüm. Yine de o isimlerden elemeye içimin el vermedikleri oldu. Elbette nihai kararı ben verdim ve sorumluluk tamamıyla bana aittir.
*

8 Ocak 2014 Çarşamba

YAZMA SEVİNCİ


276 sh. Ocak 2014






"Felsefenin şiirle ilişkisinde her zaman bir Promete’lik vardır. Felsefi metinlerin çoğu, şiirin ateşini çalmıştır. Hâlbuki şiirin barındırdığı felsefe kendi ışığını kendinden alır. Şair, ateşin yurduna uğramış olmanın izlerini taşır. Bir tarafı yanıktır . Biraz da bu nedenledir ki lirizm, şiirin odağında yer alır. Oysa felsefi metinler lirik olanı bile isteye dışarıda bırakırlar. Filozofun dimağı lirik olana meylettikçe tatsızlaşır ve aklının iktidarına tuzaklar kurmaya başlar."

15 Aralık 2013 Pazar

HER DERGİDE GÖRÜNMEK!


Hepimiz görüyoruz, bazı şairler birçok dergide yer almakta sakınca görmüyorlar. Hatta aynı ayda iki-üç dergide birden şiirlerine rastladıklarımız oluyor. Hangi dergiyi açsak onların şiirleri çıkıyor karşımıza. Çok dergide yer almanın çok görünmek, çok okura ulaşmak anlamına geldiğini düşünüyor olmalılar. Böyle mi acaba? Ben aksi yönde bir sonuç doğuracağını da düşünüyorum. Çok dergide görünmek bir müddet sonra o isimleri görünmezleştiriyor sanki. Sis sarıyor etraflarını. Okunmazlaşıyorlar. Çoğu kişiden duydum, o isimleri gördüklerinde hemen başka sayfaya atladıklarını söylediler. Bilemem. Bence her şairin tek dergisi olmalıdır. Esas olarak tek dergisi olmalıdır. Bu, hem şiire hem de dergilere saygı açısından daha doğru gibi geliyor.

Şair çok gezmemeli. Bir şair için iyi ürünler ortaya koymak yetmez. Yerini, mekânını da iyi seçmesi gerekir.  Mekân da şiire dâhildir. 

9 Ekim 2013 Çarşamba

ŞİİR VE BİLGELİK: ALVARLI EFE MUHAMMET LÜTFİ ÖRNEĞİ

SEN SAFÂ GELDİN

Gözlerimin nuru gönlüm sürûru     
Sevdiğim serverim sen safâ geldin    

Ruhumun şahbazı başımın tâcı                   
Kamer-veş dilberim sen safâ geldin

Zarf-ı zerafetim dürr-i rahmetim                
Hidayet şeh-perim sen safâ geldin             

Bezm-i mehabbetde bahr-i rahmetde         
Ey çarh-ı çemberim sen safâ geldin           

Belâgat bağında nûr çerağında
Se'âdet güherim sen safa geldin                 

Cam-ı mey elinde hubb-i Hakk dilde         
LUTFİ'ye güzelim sen safâ geldin

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir’de şöyle der: “Erzurum Türk tarihine, Türk coğrafyasına 1945 metreden bakar. Şehrin macerası düşünülürse, bu yükseklik daima göz önünde tutulması gereken bir şey olur. Malazgirt Zaferi'nin açtığı gedikten yeni vatana giren cetlerimizin ilk fethettikleri büyük merkezî şehirlerden biridir.” Ve şöyle devam eder: “Osmanlılardan çok evvel asıl şöhretini Kurtuba'da yapan büyük Arap lisancısı Abdullah el-Kali'yi medreselerinde yetiştiren Erzurum'da İslâmî ilim geleneği bu şehri şarkın ön safta merkezlerinden biri yapıyordu.”[1]           
Alvarlı Efe Hazretleri, bu ilim ve irfan geleneğinin önemli simalarından biridir. Erzurum’un karanlık gecelerine meşale olma görevi üstlenmiş bir Allah dostu.

2 Haziran 2013 Pazar

ŞAİR, ŞİİRİN İMKÂNLARINA GÜVENİR -söyleşi-

Yeprem Türk: Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı, lirizmin şiirden kovulduğu bir dönemde çıktı. Bu açıdan bakarsak, lirizmin ötelendiği bir yerde, lirik şiirleri ön plana alarak bir şiir yıllığı çıkarmak biraz da riskliydi. Ama etkisini ve gücünü de aynı risk üzerinden elde etti sanıyorum.

Mustafa Aydoğan: Yıllığı hazırlarken belli tarz şiirleri hedefliyor değilim. Şu tarzı ya da bu tarzı öne çıkarmak gibi bir amacım yok. Okur, seçilen şiirlerden yola çıkarak kendince bir tanımlama yapıyorsa buna da bir şey diyemem. İşin aslına bakarsanız hazırladığım yıllıklar üzerinde en az düşünen kişi benim galiba. Bir form, bir ön çerçeve belirleyerek çalışma yapıyor değilim. Bir tür kendiliğindenlikle gerçekleşiyor. Sadece şiire bakıyorum. Beğendiklerim oluyor, beğenmediklerim oluyor; yıllığa girmesinde lüzum gördüğüm oluyor, görmediğim oluyor. Mesela, bu yıl (2013) hazırladığım yıllıkta hangi isimlerin yer aldığını sorsanız bilemeyebilirim. Ama yıllıktaki herhangi bir şiiri seçip “bunu niçin aldın” diye sorsanız, size bir bir anlatabilirim. Yani, isimler ve formlar üzerinden değil; bir tür kendimce oluşturduğum ya da öteden beri oluşmuş olan sezgi, zevk ve duyarlıklar üzerinden bir sonuca ya da tercihe ulaşıyorum. Bu sonuç, okurda şu veya bu yönde bir düşünceye kapı aralıyorsa bu, okurun vardığı bir sonuçtur.

Y.T.: Lirik şiiri konuşarak başladığımız için söylüyorum. Lirik şiirin geri dönmesi, siz de bu damarın önemli bir şairisiniz, şiirimiz adına yeni bir lirikleşme sağlayabilir mi? Ama diğer yandan şiiri boş sözler yığınından, sadece coşku saçan bir havada estirebilir. Çünkü lirik şiir gelişini hızlı bir şekilde yapar, bu hız içerisinde fikir ve hikmet coşkuya kurban da gidebilir.

14 Nisan 2013 Pazar

EDEBİYAT ORTAMI DERGİSİ NASIL ÇIKIYOR?/SÖYLEŞİ - Gamze Çoban

(Ankara Atatürk Anadolu Lisesi öğrencisi Gamze Çoban bizi ve dergiyi merak etmiş.Sorular hazırlamış. Dergiye geldi, konuştuk. Liseli öğrencilerin merakını ve dikkatini çok seviyorum. İşte o söyleşi...M.A.)



1) Bize kendinizden bahseder misiniz?
1964 doğumluyum. K.Maraş’lıyım. Ortaokulu ve Liseyi K.Maraş’ta okudum. Sonra Üniversite için Ankara’ya geldim. 1984’de. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünü kazanmıştım. Ankara benim için kendi başına bir üniversiteydi zaten ve hayalim hep Ankara’da kalmaktı. Öyle de oldu. 1988’de üniversiteyi bitirecektim ama askere gitmemek için bir yıl daha uzattım. Bir dersten bilerek kaldım. 1990 yılında Maliye Bakanlığına girdim. Halen bu Bakanlıkta Muhasebat Başkontrolörü olarak görev yapıyorum.
Edebiyat Ortamı dergisinin yayın yönetmenliğini yürütüyorum. Daha önce Mavera, Dergâh ve Hece vb. dergilerde yazdım. Kendi dergimizi çıkarınca sadece burada yazıyorum artık. Edebiyat Ortamı dergisi, Mart 2013’de 6. yılına girmiş oldu. Özellikle gençlerin yazılarına yer vermeye çalışıyoruz. Yeni bir kadro oluşturmaya çalışıyoruz. Dergiyi çıkarınca gördüm ki çok yetenekli gençler var. Şimdi bunların bir kısmı yetenekli birer isim olarak edebiyat camiası içinde yer almaya başladılar bile.
Dört şiir kitabım var: Kendini Aynalarda Çoğaltan Şehir (1997), Bir Dolu Bakır Yaz (1999), Bahar Köpüğü (2004) ve Bugün Konuştuklarımız (2012). Son kitabım Bugün Konuştuklarımız dolayısıyla Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) 2012 yılı Şiir Ödülünü aldım. Ayrıca, ilk üç kitabımın toplu basımı Az Önce adıyla yayınlandı (2012).

2) Edebiyata olan ilginiz ne zaman başladı?
Lise yıllarında tam bir edebiyat tutkunuydum. Amacım şair olmaktı. Şairleri çok seviyordum ve onları önemsiyordum. Mesela Sezai Karakoç’ın adını duyuyorduk ve kitaplarını okuyorduk. Özellikle âşık olduğu kıza yazdığı, dilden dile dolaşan Monna Rosa şiiri bizim kuşağı çok etkilemişti. Sezai Karakoç, halen yaşayan en büyük Türk şairidir desem yeridir. Liseden arkadaşlarımızla birlikte şiirler okuyor ve Türk şiirini ve edebiyatını takip etmeye çalışıyorduk. Özellikle İstanbul ve Ankara’da çıkan ve K.Maraş’a gelen dergileri izliyorduk. Sonra bizler de dergi çıkarmaya karar verdik ve 1981 yılında 5-6 arkadaş bir araya gelerek Esra Yazıları isminde bir dergi çıkardık. İki yapraklı dört sayfalı temiz bir görünümü vardı. Sanırım 4 sayı çıkarabildik, sonra kapandı.